Bir zamanlar birilerinin ağzını birkaç dakika tatlandırmış bu beyaz ve yapışkan parçadan kurtulmalıyım. Gelişigüzel hareketlerle ayakkabılarımı kaldırımın kenarına sürtüyorum.
Önce üzerine çer çöp yapışmış büyük olan terk ediyor ayakkabımı, sonrasında da sürtüne sürtüne farklı formlar almış minik parçalar. Geriye kalanların vereceği rahatsızlığı test etmeliyim: üç kere ayağımı ileri geri hareket ettiriyorum. Bir kere de yere vuruyorum.
Karşı kaldırımdan puseti hırsla itip tekerleği girdiği yerden çıkarmaya çalışan bir kadın geçiyor. O ittikçe, tekerleğin altındaki küçük çukur puseti sıkıca tutuyor. Son itişinde alt taraftaki torbaların birinden düşen iki portakal kaldırımda yuvarlanıyor. Gözü dönmüş bir şekilde elindeki bebek bisküvisinden birkaç tanesini ağzına atıyor. Keçiboynuzu unu kırıntıları boğazına yapışıyor. Etrafı kolaçan ederek bebeğin biberonundan bir yudum su içiyor. Sonra yine bisküvilere dadanıyor: üç kendine bir tane de bebeğe.
Kendi kaldırımımdaki lokantanın beyaz örtülü masalarına yemek yağları bulaşmaya başlamış. Sokağı gören tarafta soldan üçüncü masada oturan çiftten erkek olanı ağzına kocaman bir et parçasını götürüyor. Medium-well pişmiş et havada hareket ediyor. Kolundaki saatten gözüme yansıyan ışıkla parçanın üzerindeki kahverengi mat sos midemi yakıyor.
Kulağımda Like Swimming, lokantaya girip boş olan birinci masaya oturuyorum. Kendime well-done bir et sipariş ediyorum. Sonra üç kere yutkunup, bir kere derin nefes alıyorum.
Daaaat. İrkildim. Suratını aynadan görmek için öne doğru başımı uzatıyorum, gözüm ön camda bir zamanlar yeşil olan şimdiler de ise yeşil-kahveye dönen kuş kakasına takılıyor, sivilceli suratlı kel adam içinde annemin geçtiğini düşündüğüm bir cümle savuruyor. Silecek suyu bitmiş. Kuş kakası mı adam mı midemi daha çok bulandırıyor.
Hatırlıyorum
L koltukta oturuşumuzu, ellerini yeni sevgiliymişiz gibi nereye koyacağını bilemeyişini, ikinizin bir süre sessizce tavana bakışını, gözlerini bir süreliğine kapatışını, öksürüğünün havada bıraktığı üzüntüyü öhö öhö öhö, bana daha çok sarılışını, ağzından akan minicik salyanın sıcaklığını, gel seni biraz kucağımda gezdireyim diyemeyişimi, belimin ağrımasını
Kim bilir bu kırmızı plastik kürekle kaç sabah daha bu kedi çişi ve kakalarını temizleyeceğim. Kaç kum parçası ayak parmaklarımın arasına girecek ve o kumları diğer ayağımın parmaklarıyla temizlemeye çalışacağım. Eğilmeden…
Hatırlıyorum
Deli gibi yağmur yağışını, ön sileceği son hız çalıştırışımı, kuruyan kuş kakası parçalarının küçük kitleler halinde sağa sola saçılışını, sağa sinyal verişimi, hakkım olan yolu söke söke alışımı, teyzemin vücudundaki yaraları, bir daha sağa sinyal verişimi, arkamdakinin zoraki yol verişini
I was blind diye bağırırken o, önüme kıran beyaz Clio ile yere iniyorum. Dans edemiyorum. Yüzüyorum.
Sabahın ilk kahvesiyle ayılmaya çalışıyorum. Telefonun üzerindeki sol başparmağımı aşağıdan yukarı hareket ettiriyorum. Kahve kupası elimden kayacak gibi oluyor. İçindeki kahve yere dökülmesin diye dizimi kupadan taşan kahverengi sıvıya doğru uzatıyorum. Bacağım biraz ıslanıyor; yer silme külfetinden kurtuluyorum.
Birkaç kedi videosu, birkaç saç kremi reklamı, birkaç spor olayından sonra çocukluğumdan hatırladığım o kült reklamın melodisiyle çekilmiş bir parodi önüme düşüyor.
Bir zamanlar —bu cingılın henüz popülerliğini kaybetmediği zamanlar— yeryüzündeki bizler için hayat hiç bu kadar karmaşık değildi. Algoritmasız hayatımızda hemen hemen her cumartesi akşamı N.’nin evine kalmaya giderdim. Annem beni saat 13.00 gibi bırakır, bir çay içer, masaya özenle dizilmiş pötüfurlardan birkaç tane yer, “Hadi bana eyvallah,” deyip kendi cumartesisini yaşamaya giderdi.
Önce siyah mika kutusu gelirdi içeriden. İçine fazla konan jokerler birer birer ayıklanırdı desteden. Ben kağıtları Adanalı Sevda Abla’dan öğrendiğim gibi karıştırırdım. N. kaç el oynayacağımızı sorardı: “7 mi 11 mi?” Yanıt fark etmezdi, eller bitse de oyun tekrar tekrar yeniden başlardı.
Bir ıslık çalar, ağzıyla “Hadi Güllü, kağıt kalem getir,” derdi N. Kalem her zamanki gibi büfenin önündeki, bir zamanların sigara çanağında dururdu. Kağıdın yeri ise tam bir muammaydı. Sorardım. Tarifler genelde şöyle olurdu: “Küçük odada, tahta sandalyenin yanındaki dolabın üzerinde duran üç hurçtan, üstten ikisinin arasında…”
N.’nin koordinatlarıyla çıktığım yolda, tarif edilen ince-uzun kartonetleri muhakkak bulurdum. Bir zamanlar sandre saçlı, kırmızı ojeli, giyim kuşamı ihtişamlı N., aslında uzunca bir süre önce —büyük oğlunun erken vefatından sonra— dünyaya dair pek çok şeyden vazgeçmişti. Ne var ki, gençliğinde giymeye alıştığı o ince ve üst taraftan lastikli jartiyer çoraplardan anneme sürekli sipariş ederdi. Evden çıkmasa da o çorapları, rahat diye giydiği uzun namaz eteklerinin altına —herhalde rahatsız olmak için— giyerdi. Münasebetsiz eller bu çoraplara koltukların, divanların, açılmayan salondaki yemek odası sandalyelerinin arasında mutlaka rastlayabilirdi. Çoraplar muhtelif yerlerde bulunmayı beklerken, Müjde’nin Sheer Holds Up 20 Den kartonetleri, bitmek bilmeyen 51 seansları için bambaşka yerlerde bile isteye saklanırdı.
4×100 m geliştirmelinin son 100’ündeyim. Son dönüşe hazırlanıyorum. Havuzun kenarında dizden kırılmış bir bacak havada beni selamlıyor. Diğer bacak dar basamakta, dümdüz. Siyah mayonun fırfırları suda süzülüyor. “Bacakları da kalınmış,” diye düşünüyorum.
İki ayağımla tek bacağın yanından ters dönüp kendimi olabildiğince ileri itiyorum. Biraz süzüldükten sonra yüzüstü dönüyorum. Ellerim streamline’da, bayrağın biraz ilerisinden su yüzeyine çıkıyorum. Bugün günlerden pazar. Artık derimin altı bile klor kokuyor, N.’yi hatırlamayı bile çok özlüyorum.
Mutsuzluğun genel sebebi, doğru düzgün silinemeyen camlar olabilir mi? İcra takip servisinin önünde bekliyorum. Hantal, kokulu bir bina, olağanüstü sıcak, yarısı yardım etmeye hevesli diğer yarısı hayatından bezmiş vergi memurları kırmızı beyaz kitsch bankoların arkasında. Birilerinin çocukları müdür yardımcısını tüm bu kaostan ayıran yazıhanenin bizim tarafımıza bakan kısmına sanat eserlerini yapıştırmış. Çıktılar alınmış, boya kalemleri bulunmuş, oğlanlar nazlıca bir iki boyamış kızlar hiç kenarlarından dışarı taşırmamış.
Kirlerin arkasından akan trafiğe ve dalgalanan bayraklara bakıyorum. Benimle ilgilenen hoşgörülü memurların aralarındaki sohbete bakılırsa çoktan unutulmuşum. Açıkçası sorun değil. Çünkü bu hengamede ben de niye buradaydım, unuttum.
“Hangi kutu nereye verilecek ben nereden bileyim?” Bu soru bana dünyanın en ilginç sorusu gibi geliyor. Arka koltukta iade bekleyen üç paketten ikisi onun hesabından yapılmış oysa. Açıklamaya başlıyorum. Sonra vazgeçiyorum. Paketleri alıp kendimi dışarı atıyorum.
Kimsenin olmayışını fırsat bilen kadınlar kahve molası vermişler şallarına sıkıca sarılarak. Hava gerçekten soğuk, montum arabada. Biri bana eşlik ediyor. İade kodlarını verip, klavyeden gelen seslerin bitmesini bekliyorum. Gözüm içeri az önce gelen diğer kadının masaya koyduğu karton bardağa takılıyor. Kapkaranlık kahve sıcağıyla kartonun formunu değiştiriyor. Midem yanıyor. Montsuzluğa alışıyorum.
Aldığım kerteriz beni Marmaray’a bindiriyor. Sağ eline Barış Manço’dan sonra en fazla yüzük takan adam ile suratına allığı bolca sürmüş kadının ortasında ayakta dikiliyorum. Adam elinde bir kitap tutuyor. Kitabın ismini görmüyorum, yalnızca karton ayracın üstündeki komünist kepli adamı seçebiliyorum. Ferhan Şensoy’u.
İki durak sonra allıklı inmek için ayağa kalkıyor. Yanımdaki kadına oturması için yol veriyorum. Kadın boş yere doğru ilerken, teşekkürler siz oturun diyor. Sırt çantamı oturmak için çıkarıyorum, kadın oturmaya hazırlanıyor. Bedensel iletişim karmaşasını çözmek için sevmesem de genelde işime yarayan iri kıyımlılığımı kullanıyorum. Yanımdaki kitabı elindeki poşete koyuyor. Poşetin üzerinde Suat Kuruyemiş yazıyor
Boş boş etrafa bakarken önümden bir market arabası kendi kendine gidiyor. En altta küçük sular, hemen yanında bir koli süt, üzerinde peçeteler, onların yanına plastik karton bardak kapakları.. Her şey ezilmeme kuralına göre yerleştirilmiş gözükürken en üste yığılmış çekirdek kahve paketleri bu düzeni bozuyor. Onu itenin ayak seslerini dinlerken, ileride oturan internet ünlüsü eski siyasetçi çevreye ahkam kesmeye devam ediyor. Onun ne kadar göbekli ve kısa boylu olduğuna şaşırıyorum.
İçimde mayo, onun üzerinde tshirt ve kazak olduğunu hatırlıyorum. Seansa az kalmış, tuvalete gitmekten vazgeçiyorum.
İnsan duş alır ve yüzer. Ama yağmurda şemsiyesini açar. Antrenörler acemi yüzücülerin sıçrattıkları sudan kaçar. Islanmak zordur. Herkes için.
Üstelik insanlar tuhaf tercihler yapar. Kimse için hiç bir şey ifade etmeyen tercihler. Yarı bilinçli halde, biraz cahil cesaretiyle, hiç zamanı değilken. Belki de boş bir ana geldi.
Bir yerden bir yere yüzülebiliyor diye yüzülmeli mi? Hiç düşünmeden hızlıca yapılan kayıtlar, ödenen yarış ücretlerinin dekontları, yakın çevre ile etkinliğin paylaşılması… Sonra üzerinden bir kaç ay geçer. Unutuverirsin. Ta ki bir hafta kalana kadar. O zaman şamandrıran patlak mı kontrol edersin.
Şimdi denizin ortasındasın. Bu bir açık su yarışı. Bir parkuru yüzüyorsun. Yüzmek yetmiyor, kerteriz alıyorsun. Kerteriz almak yetmiyor, akıntının ne yönde olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Bazı zamanlar yanından farklı mayolar geçiyor. Kadın mayoları fosforlu renk, erkek mayoları slip… Suyun altına pek bakmayayım diyorsun.
Bu rotada bu kadar açıkta hiç telaş olmadan yüzülen zamanlar da olmuştu. Kırmızı soğanlı feta cheese’li salata yeme hayaliyle çıkılan yolculukta Sarı Salim motoru durdurdu. Annen ilk atlayandı suya. Kardeşinin bikinisinin üzerindeki Bugs Bunny havuç kemiriyordu. Sarı Salim bir sigara yaktı. Baban da. Poseidon ise kulaklığınla discman’den dinlediğin Radiohead şarkısına kulak kabartıyordu.
Tüm bunlar kasten mi aklına geliyor. Yüz yüz asla bitmiyor. Sanki sonsuza kadar yüzülecek. Biraz pembeleri görmeye başlıyor. Yanına bir sal yaklaşıyor. Salın üstünde bembeyaz giyinmiş bir kadın. Hadi az kaldı, bravo diyor. Yüzücü kendini bir video klipte sanıyor. Kült bir filmin içine sızmış kült bir video klipte.
İçinde çalan şarkılara bakılırsa gerçekten az kaldı. Kerteriz almak için artık direkt göz hizasındaki görüntüleri kullanıyor. Ne güzel şarkıydı Talisman diyor. Dün gece İstanbul’da bu şarkı canlı çalınıyor. Arkadaşları ellerinde viskiyle bu şarkıda sallanıyorken, o Kaş – Meis yarışının son 50 metresini yüzüyor. Bu sefer böyle bir oluşu seçiyor.
Sabah kızlarını okula bıraktı. Sonrasında her zaman yaptığı gibi 2000 m yüzdü. Görmesem de onun hep front-crawl yüzdüğünü bilirim. Ama o gün bir gariplik vardı. Gereğinden fazla dinlendi havuzun kenarında. Galiba dün akşam işlettiği barda işler istediği gibi gitmedi. Üstelik son 200 metreyi de sırtüstü yüzdü. Su yuta yuta…
Demek ki insan her zaman düşünmek zorunda olmayan basit bir balık gibi yüzemiyormuş. Denize uzun uzun baktım. Dünyanın en güzel pencerelerinden birinin önündeyim. Karşıma oturanın yere düşen gözlük kılıfının çıkardığı sesle onun bugünkü dalgınlığına neden olan ismi düşünüyorum.
Havuzların hızlı, orta ve yavaş yüzenler olarak ayrılması evrensel bir çözüm sanırım. En orta kulvarda yüzen kadın son derece hızlı. Alice ise en sağ kulvarda. Duyuru panosunda havuzun Mart ayı içerisinde kapalı olacağı yazıyor. Alice, pek çok şeyi olduğu gibi aslında bunu da hatırlamıyor.
Dışarıdan alkış sesleri ve ıslıklar geliyor. Kahvem bitmiş. Sese doğru yöneliyorum. Benim yaşlarımda bir adam lodosa aldırış etmeden iskeleye doğru yüzüyor. Birkaç dakika içinde gözden kayboluyor. Alice’in komşusu 14 yaşındaki oğluyla hafta sonu Ocean Dome’a gitme planları kuruyor. Uzak, kalabalık ve pahalı. Şükürler olsun ki ikisi de yüzme bilmiyor.
Şu an karşımda kimse oturmuyor. Gözlük kılıfım yere düşüyor. Aklıma o isim geliyor.
İlk takım antrenmanı için Hasan Hoca’dan mesaj geliyor:
“Olağanüstü şeyler oluyor, bugünde yeni geçtiğimiz havuzun balonu inmiş. Yarın sabah antrenmanlar iptal oldu, tekrar bilgilendireceğim.”
Oysa Gourock Havuzu’nda balon yok. Yüzene bakıp ne tasasız adam diyorum. Sanki tek gayesi sağ tarafta duran şezlonga kadar yüzmek. Korkutucu bir hava, yeşile çalan bir deniz. Söylesene Ian Galt, senin hiç mi derdin yok allah aşkına?
Fotoğraf bize söylemese de bu adamın bir derdi var. Şezlongun az ilerisinde koltuk değnekleri duruyor. Birkaç ay önce geçirdiği trafik kazasından sonra ilk defa yüzüyor. Sudaki her ilerleyişinde yüzme yeteneğini kaybetmediğine mutlu oluyor.
O sırada fotoğrafa bakan Damon Albarn, Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki üç krallığı görüyor. Karanlıkta dağlar, arka planda hırçın bir deniz, ön planda yalnızlığın verdiği huzurla yüzen bir yüzücü.
Bize bunları düşündüren Martin Parr ise o ana şahit olabilmemiz için bu absürt sahneyi belki günlerce bekliyor. Sayesinde İskoçya’nın sıkıcı gündelik hayatınının yarısını parlak diğer yarısını kasvetli olarak görebiliyoruz.
Sonra çok yakın bir zamanda ve yağmurlu bir İngiltere gününde Martin Parr fotoğraf makinesini yanına alıyor. Biraz da yer altının fotoğraflarını çekmeye karar veriyor…
Tüm acıların şarkılarla unutulabileceğini düşündüğüm yaşlardayım. Annem beni okuldan almış, kırmızı Opel Astra’mızla eve doğru gidiyoruz. Ön paneldeki ototeypin üzerinde altı kanal var. İlk kanalı Power FM, ikinci kanalı Number One FM ayarlamışız. Her binişimde kanalların yerini değiştirmeyi düşünüyorum. Hiç yapmıyorum. Kanallar, ayarladığımız ilk yerlerinde arabamızı satana kadar bizimle kalıyor.
En sevdiğim program Emre’nin Akşam Üzeri Partisi. O dönem tüm gruplar birbirine rakip. Ben Nirvana’cı ve The Cure’cuyum. Ve tabii ki Blur hakkında bir şey bilmeyen Oasis’ciyim.
Kırklı yaşların başında hayatımın arka planında bambaşka sesler ve onlara eşlik eden bambaşka dertler çalıyor. Ataşehir trafiğinde arabanın ön panelinde beliren Leisure kapağındaki boneli kızı Burcu’ya benzetiyorum. O sırada, Ernold Same aynı rüyaya aynı yatakta uyanıyor. The Ballad of Darren albüm kapağındaki yüzücülerse birbirinin draftına yatıyor. Blur ile İstanbul Trafiği Havuzu’nda aynı kulvarda tek koldan yüzüyoruz.
Sonraki trafiklerde Damon ile yüzüyoruz. Bazı günler o Hallow Ponds’da, ben Çınarcık’ta… Kırmızı üçgen bikinimle sahildeyim, yüzme simidimle bordo halının üzerindeyim. Bazı günler o Devon’da denizden biraz korkuyor. Ben Kaş’ta carettalara yüz vermiyorum. Oasis tam olarak neydi hatırlayamıyorum.
Blur’u çok sevdiğimi sonradan öğreniyorum. Tıpkı Emre’nin ben onu dinlemeyi bıraktıktan birkaç sene sonra evinde öldürüldüğünü çok sonradan öğrendiğim gibi…
6 yaşındayım. Havuzda çırpınıyorum. Birden yukarıdan bir ses duyuyorum. “Torunum boğuluyor!” Su ağız seviyemde. Klor kokusu ne hoş! Bugün de kırmızı mayomu giymişim. Ayağımı uzatsam havuzun dibine değerim. Peki ya değemezsem? O zaman dersten sonra anneannemin ısmarlayacağı ızgara köfteyi de yiyemem. Önümdeki bu mavi bulanıklık da ne? Şimdi neden elim acıdı ki? Bu çarptığım şey yoksa havuz kenarı mı?
Klor kokusu artık midemi bulandırıyor. Yediğim köftenin tadını hatırlamıyorum. İkinci yüz metrenin içindeyim. Üç kol bir nefes yüzüyorum. Kafamda Sink or Swim çalıyor. Havuzun dibinde T çizgisi görünüyor. Bu sabah havuza benle giren kırmızı mayolu kızı takla dönüş öncesi kenarda bırakıyorum. Başımla minik bir selam veriyorum. Yan kulvarlar boş. Kimse görmüyor.
Für Elise’den türetilmiş zil sesi çaldı. Okulda olsam ders bitti diye sevinirdim. Ama havuzdayım. Seans bitti. Duş al, evi toparla, çalış, akşama yemek var mıydı düşün. Bir kez daha başlıyorum. Paletleri kenara koyup, ayağıma sneakerlarımı geçiriyorum.
Hayatı hem masa başında hem de suyun içinde deneyimlemeyi seviyorum.
Bu proje denizde üç kol bir nefes bir timsah bakışı yüzerken aklıma gelen bir fikirle başladı. Blog için ilk çalışmalara, balıkçı teknelerinin ışıkları ve cırcır böceklerinin sesleriyle herkes uyurken Kalkan Denizi’ni seyrederek başladım.
Amacım suda düşüncelerimle birlikte yüzerken aklıma gelenleri yazıya dökmek. Hayatın belirsizliği karşısında çaresiz kalmak yerine absürdlüğü farkedip gülümseyebilmek.
Bu yolculuğun yalnızca bana ait kalmasını istemiyorum. Bu yüzden yüzmeyi; spor, antrenman, müsabaka haricinde bir yaşam pratiği olarak gören herkesin bana eşlik etmesini çok isterim.
Belki böylelikle su yokken bile yüzebilir, dışarıdan “Ne yapıyor ya bunlar?” diyenlere birlikte gülümseriz ve daha güçlü bir sesle şöyle söyleriz: